≈göLg€
Arkadaşlarım

...
bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aştı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırmışcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
...
Küçük İskender

Beni sevmeni, çocukluğuna, toyluğuna, saf ve temiz olmana ver. Gerisine de karışma!
yo,yo!
yalnızlığın beni
darmadağın
etmesine
elbette izin vermeyeceğim;
bu
beni rahatlatacak
sanki...
damarlarımın
boşalmasını hızlandıracak
karanlığımı kızıştıracak.
gaz maskemi çıkartacak.
O2..
H2..
Co..
Na..
hepsi yanılmış olacak.
terminolojim
içki bardağında boğulacak.
bi' sigara yakıp
kendime saadet dileyeceğim
masanın üstünde
dinazor beyni
ya da plazması
ya da global stres
ya da
fransız usulü
aşk kavurması
garson
diye sesleneceğim
hesabı
tanrı
ödeyecek.
Küçük İskender
|
|

|
 |
|
Pazar, Nisan 20, 2008 - 'Bu gece sende kalabilir miyim? ...'
Lokalden henüz
çıkmış, sokağın köşesindeki küçük büfeden sigara ve bira alıyordum. Eve
mi dönecektim? Aslında hiçbir yere gitmek istemiyordum. Eskiden nedense
hep benim gibi insanların gittiği yerlerden incinmiş, yaralanmış
dönerdim evime. Evim yaralarımı sardığım yerdi. Şimdiyse evim her gün
biraz daha yabancılaşıyor bana. Evimde yaralarım iyileşmiyor artık... Beni evine götür ne olur, çok üşüyorum...
Dönüp baktım; genç, zenci bir kadın vardı yanımda. Soğuktan titreyen
kalın alt dudağını dişleriyle eziyordu. Bütün bedeniyle üşüyordu. Bütün
tarihiyle. Sanki bir tek gözleri üşümüyordu. Hesap soran, insanın ta
içine saplanan, bütün yalanlara doymuş olan gözlerden kimse
kaçamazdı... Omuzunda çuval bezinden yapılmış büyükçe bir çanta
vardı... Eski moda çizmeleri çamurlanmıştı. Üzerinde tek göz alıcı ve
en yeni şey boynundaki gökkuşağı rengindeki fularıydı...
Gözlerinden kendimi zor alıp:
'Daha önce hiç tanıştık mı, kim olduğumu biliyor musunuz? ' diye sordum...
Simsiyah yüzünde sıcacık bir gülümseme dolaştı. Gözlerindeki keskin
hüzün bir an yumuşadı. Dişleri titreyen alt dudağını serbest bıraktı:
'Hayır tanımıyorum sizi, hiçbir yerde de tanışmadık...'
Sesinde sanki bir alay gizliydi. Anlamıştım tanıdığını. 'Peki, neden ben? Neden benim evimde kalmak istiyorsunuz? '
Durdu, o yalana doymuş gözleriyle içime bir kez daha baktı. Omuzundaki çantayı hafifçe düzeltti ve vurgulayarak:
'Çünkü sen diğerlerine göre bana daha az zarar verirsin...'
Üşüme sırası bendeydi. 'Daha az zarar öyle mi? '
Sanki şu bugüne dek hayatıma giren bütün kadınları simgeliyordu bu
siyah derili kadın. Sanki onlar adına konuşuyordu. Daha az zarar
verirsin, derken, onlar adına çok eski ve belki de hiç ödenmeyecek bir
sitemi dile getiriyordu. Onlar adına üşüyordu, üşütüyordu. Seni
tanımıyorum derken, hayatıma giren bütün kadınlardan sakladığım o
karanlık, o gizli yanıma dokunmak istiyordu... Onu yargılıyordu...
Sevdiğim, hayatıma giren kadınların neredeyse hiçbiri egemen, burjuva
sınıfından değildi. Hiçbiri güçlü, korunaklı, varlıklı olmak
istememişti. Hiçbiri bu hayatta iyi ve güçlü bir yer edinmek derdinde
değildi. Sevmekti asıl hırsları, asıl dertleri. Sevmekte kaybolmak
isterlerdi. Sevildiklerini hissettiklerinde onlar için zaman hep sonsuz
şimdiki an'dı... Ruhları ve bedenleri zenciydi... Uyumsuzdular ve
derilerini koruyan hiçbir kalkan, hiçbir yapay deri yoktu.
Belki de hepimiz zenci doğuyorduk, kimimiz uyum sağlıyor, güçleniyor,
kazanıyor, kazandıkça siyah derisinin üzeri beyaz, parlak, güvenli bir
deriyle örtülüyordu...
Ailesi hakkında hiç bir şey
öğrenemedim. Söylemiyordu. Ailesiyle olan bütün bağlarını koparmıştı.
'Merak et, ' diyordu sadece. 'Merak et.' İstanbul'da doğmuştu. Okuduğu
üniversiteyi yarım bırakmıştı. Geçinmek için çalışmak zorunda kalmıştı
hep. Geçinmek... Bütün tutkularını, arzularını, düşlerini gölgelemişti,
bastırmıştı. Geçinmek. Ev kirası ödeyebilmek, karnını doyurmak,
ayakkabı almak, mavi kart çıkartabilmek... Geçinmek! .. Bu kelime,
kronik bir hastalık; acımasız bir kabus gibi yıllarca başka bir şey
düşünmesine izin vermemişti...
Apartmanın merdivenlerini
çıkarken adımlarına, ayaklarına baktım göz ucuyla. Öyle yavaş,
neredeyse ürkek denilebilecek bir şekilde çıkıyordu ki merdivenleri,
uzun süre hep yabancı evlerde konakladığı hemen belli oluyordu... Onu
sokaklardan kurtarıp, bir gece de olsa misafir eden birine minnetini
ödemeye önce merdivenleri olabilecek en sessiz adımlarla çıkarak
ödüyordu sanki... Evime girdik. Salona, odalara tedirgin
bakışlarla baktı; 'Evde kimse yok, doğru söyledin değil mi? ' diye
sordu... Emin olunca salonun duvarındaki fotoğraflara bakmaya başladı.
İçi pembe, dışı siyah ve soğuktan şişmiş olan ellerini, bir yere
çarparlar, bir şey düşüp kırılır endişesiyle arkadan birbirine
kenetlemişti.
Mutfağa gidip, bira şişelerini açtım ve
tabaklara kuruyemiş doldurdum. Bunları salondaki sehpaya bıraktım sonra
da teybe bir kaset koydum... Bütün bunlar benim için çok sıradan
şeylerdi. Evimin olması, evimde rahatça içki içebilmem, müzik
dinleyebilmem, misafir ağırlamam... O ise beni şefkat dolu hayranlıkla,
gizemli bir merakla izliyordu...
Bir ara; 'İnsanın kapısını açıp girebildiği bir evi olması nasıl bir şey? ' diye sordu...
Ne diyeceğimi bilememiştim o an... Evsiz kaldığım günleri, arkadaş
evlerinde gecelediğim geceleri, otel odalarını çoktan unutmuştum,
öylesine sıkıntılı, çekilmez günlerdi ki, aslında unutmak istemiştim...
O ise yıllardır hep başkalarının evinde kalıyor, kendine bir ev tutamıyordu. Çünkü sürekli bir işi olamıyordu hiçbir zaman.
Çok kısa sürelerde yayınevlerinde, pazarlama şirketlerinde çalışmıştı.
Onun deyişiyle, bu kadar beyaz işsiz genç varken, bir siyaha, bir
zenciye bu şehirde kim sürekli iş verirdi... İçine girilmeyecek evlerin
kiraları elli milyondan başlıyordu. Depozit, iki, üç aylık peşin para
istemeleri de cabası... Üstelik hiç eşyası da yoktu. Bütün her şeyi,
dahası evi sırtında taşıdığı o çuval bezinden çantasının içindeydi...
Bütün gün gazete ilanlarında iş arıyor, akşam olunca da umutlarını bir
sonraki güne erteleyip kafelerde, barlarda, köşebaşlarında kendisine
'az zararı' dokunabilecek birini bulmaya ve onun evine o gecelik davet
ettirmeye çalışıyordu...
İçinde boğulmuş ıstırapların kanı,
içinde sahici acıların kıvılcımları olan gözleri insanın ruhunu ne
kadar didik didik edip okumaya çalışsa da sonuçta o da yanılıyordu...
'Az zararı' dokunur diye kendisini davet ettirdiği ya da çağrıldığı
erkeklerin evlerindeki kadınların çoğunlukla kendilerine ait bir evleri
olmuyordu, sandığından daha büyük, daha derin zararları oluyordu ona...
Tahmin ettiğim gibi 'az zararı' dokunmak sözü onun dilinde gizli bir
alayla çıkıyordu...
Böyle insanlar derisinin rengi yüzünden
onu ruhu olan bir insan olarak görmüyorlardı: Yarı hayvandı, ya da
ruhsuz bir cinsel objeydi onların gözünde... Bir kere hemen hepsi
onunla zorla da olsa yatmak istiyorlardı... O da içini acıtsa da,
bedeni buz kesse de bu tekliflere çok da direnmiyordu zaten. Sokaklarda
tecavüz edilirken öldürülmekle kıyasladığında bunu artık daha
katlanılır bulmaya başlamıştı... Sevişmeyi çaresiz kabul ettiğini
anladıkları anda kimi erkeklerin inanılması güç, akıldışı,
iyilikleriyle, jestleriyle karşılaşıyordu... Ama çoğu boşaldıktan,
işini bitirdikten sonra birdenbire garip bir acımasızlığa, gaddarlığa
bürünüyordu... Aynı insanda bu iki zıt duygunun nasıl olup bir arada
bulunduğuna her defasında ürpererek şaşırıyordu... Bazıları onu ruhu
olan, iğrenme duygusu olan bir insan olarak görmediği için tuvalete
kapısını örtmeden giriyor, bazısı yakın bir erkek arkadaşını; 'Şu an
evimde zenci bir kız var, istersen gel, hep söyler dururdun, bir de sen
dene, ' diye telefonla evine çağırıyordu...
Çoğu kez uğradığı
aşağılanmalar o çok derin olan tahammül sınırını bile aştığında,
sırtında taşıdığı evi olan çantasını alıp o evi terk etmek istediğinde
derisi siyah olan birinin kanayan gururundan kendisine hakaret payı
çıkartan kimileri tarafından kıyasıya dövülüyordu...
Derisi
siyah olduğu için evine gittiği, yatağına girdiği erkekler içlerinde
taşıdıkları hastalıklı, iğrenç, zayıf, sapkın, ahlakdışı, sakat
saydıkları ve taşımaktan korktukları bütün duygularını, her
eğilimlerini ona yansıtıyor, onda görüyor bu yüzden kişiliğini ve
gururunu biraz olsun korumak için yaptığı davranış bu insanlarda
akıldışı bir vahşete, inanılması güç bir gaddarlığa neden oluyordu...
Bunları uzun zamandır kimseyle paylaşmamıştı. Beni biraz olsun tanıdığı
için adeta zincirlerinden boşanmışcasına, bir duygu patlaması halinde,
hatta zaman zaman benim varlığımı bile unuturcasına anlatıyordu...
Bazen kendisine benim yerime soru soruyor, benim yerime kendi
yanıtlıyordu...
Yaşadığı eziyetler onu bu dünyadan
kopartıyordu. Kendisine, içindeki o çok gizli yuvasına gizleniyordu...
Artık bencilleştiğinden ya da kendine kilitlenmiş olduğundan değil,
acıların durmaksızın üzerine yağmasından bazen her şey onda başlıyor
yine onda bitiyordu... Böylesi anlarda yanındakini bir an unutup
kendisiyle konuşması bu yüzdendi...
O kendisiyle
gözyaşlarıyla konuşurken bir ara kalkıp yatağını hazırlamaya başladım,
ayrı yatak hazırladığımı görünce çok şaşırmıştı, o insanın içini acıtan
kocaman gözleriyle beni bir süre izledikten sonra; 'Birlikte yatmayacak
mıyız, içime girmeyecek misin? ' diye merak, öfke ve düş kırıklığıyla
harmanlanmış, kırık bir ses tonuyla sordu...
Evet, bana bütün
yaşadıklarını, acılarını, uğradığı aşağılanmaları geçirebiliyordu bu
an. Başarmak istediği buysa başarıyordu işte... Bütün sevdiğim
kadınlardan gizlediğim ve garip bir korkuyla savunduğum karanlık yanıma
dokunabiliyor, onun kapısını öfkeyle zorluyordu... Vahşetim,
çaresizliğim, köleliğim ismimin arkasına sakladığım ve görülmesinden
korktuğum, utandığım bütün duygularım, bütün korkularım, bütün
saplantılarım o gizli yerdeydi işte... Ve o bunu çok iyi biliyordu.
Beni bu hayatta, şu birkaç saat önce tanıdığım kimsesiz, işsiz, evsiz,
bu itilmiş siyah derili kadın kadar gerçekten tanımak isteyen kimse
çıkmamıştı karşıma...
O bugüne dek sevip bağlandığım ve hep
'az zarar' verdiğini düşündüğüm ve bununla kendimi avuttuğum bütün
kadınların ortak ruhu, ruhlarının toplamıydı sanki...
Kendisini kaybetmişcesine ve yıllar öncesinden, bütün geçmişimi bilircesine bakıyordu bana...
Birden fermuarını çözdü, pantolonunu aşağıya indirdi. Sonra da külodunu
çıkarttı. Beni nasıl aşağılayacağını biliyordu, ama öfkesini kontrol
edemiyordu da: 'Hadi gel, gir içime, hadi hakkındır, beni evine aldın
ya, beni o soğuk sokaklardan kurtarıp getirdin ya buraya, gir içime
hadi...' diye bağırmaya başladı... Karanlık yerimin bu denli zorlanması
öfkeden deliye döndürmüştü beni. Ona tam, 'Yeter artık, yeter, bitir bu
oyunu, ' diye bağırırken, cinsel organının çevresinde, kasıklarında,
karnının altında derin sigara yanıklarını fark ettim... İşte o an da
öfkem gülünç geldi bana, gülünç ve acınası... O ise adeta acıyla
kıvranarak ve soluk soluğa, kendiyle konuşmaya devam ediyordu. 'Gir
içime, ama sigara söndürme oramda, duyarlı yazarsın ya sen de içime
gir, hadi...' Yıllardır biriktirdikleri dökülüyordu ağzından.
Yavaşça koluna girdim. Yatağına kadar götürdüm. Hatırladığı her şey onu
bitkin düşürmüştü. Pijamasını giydirdim. Üzerini örttüm, gözyaşlarını
sildim... 'Hadi içime gir, içime girmiyorsan, gömleklerini ütülerim,
bulaşıklarını yıkarım istersen, ' diyen dudaklarını susturdum. Yüzünü
hiçbir zaman unutmamak için ona bütün benliğimle, ruhumla baktım.
Sevdiğim kadınlara verdiğim bütün o 'az zarar'lar onun yüzünde kaskatı,
tesellisi imkânsız bir acıya, acının gerçek, sahici imgesine
dönüşmüştü. Eğildim ve o acıyı öptüm, dudaklarım parçalansın, bu acı
beni ne yapacaksa yapsın ve ben artık böyle kalmalıyım, diye öptüm...
Odama çekildim sonra. Ben de onun kadar bitkin düşmüştüm. Sıkıntılı bir uykuya daldım.
Sabah uyandığımda ilk fark ettiğim yanımdaki yastığın üzerindeki en
yeni ve en gözalıcı şeyi olan fularıydı... Yastığa boylu boyunca
uzatmıştı gökkuşağı rengindeki fularını. Yanımda küçük bir de not
vardı: 'Her şey için sağ ol. Giderken uyandırmaya kıyamadım. Seni daha
fazla rahatsız etmek istemiyorum. Hem yazarların herkesten daha çok
yalnızlığa ihtiyacı vardır. Senden ricam, biraz daha umutlu, iyimser
şeyler yaz. Benim gibi insanların buna çok ihtiyacı var.
Cezmi Ersöz
|
|
Yorum yaz!
|
|
|
|
|
|
|