≈göLg€
Arkadaşlarım

...
bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aştı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırmışcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
...
Küçük İskender

Beni sevmeni, çocukluğuna, toyluğuna, saf ve temiz olmana ver. Gerisine de karışma!
yo,yo!
yalnızlığın beni
darmadağın
etmesine
elbette izin vermeyeceğim;
bu
beni rahatlatacak
sanki...
damarlarımın
boşalmasını hızlandıracak
karanlığımı kızıştıracak.
gaz maskemi çıkartacak.
O2..
H2..
Co..
Na..
hepsi yanılmış olacak.
terminolojim
içki bardağında boğulacak.
bi' sigara yakıp
kendime saadet dileyeceğim
masanın üstünde
dinazor beyni
ya da plazması
ya da global stres
ya da
fransız usulü
aşk kavurması
garson
diye sesleneceğim
hesabı
tanrı
ödeyecek.
Küçük İskender
|
|

|
 |
|
Perşembe, Nisan 22, 2008 - BENİMSE, SENİN İÇİN BEDENİM BİTTİ...
Artık
çok iyi anlıyorum. Aşk varsa; o asıl, sevişmeden sonra başlayandır...
Peki başlamıyorsa; bir uçurum açılıyor ve orada, seviştikten önce ve
sonra yitirilenler özleniyorsa... Seni yargıladığımı düşünme; ama
hissediyorum, görüyorum ve buna engel olamıyorum ne yazık ki... Ve
gördüklerim acı veriyor bana... Çünkü buraya geldiğinden beri
benimle sevişmeyi aklından geçirdiğin için, bana öylesine uzak ve
öylesine yabancısın ki... Hem nasıl da aceleci, hoyrat, nasıl da
dikkatsizsin...
Söylediklerimin hiçbiri geçmiyor sana... Bana
değil, sanki benden çok uzaktaki garip bir boşluğa bakıyorsun... Orada
bütün yitirdiklerini, ertelediklerini, isteyip de elinden kaçan bütün
fırsatları görüyorsun sanki...
Fırın gibi sımsıcak bir odada, başsız, kolsuz, ayaksız bedenler hayal ediyorsun sanki...
Tarihsiz,
itaatkâr, kimliksiz, kimliksiz olduğu için sonsuz cömert, sonsuz dilsiz
bedenler... Bana ya da bir başkasına ait olup olmadığı bile önemli
olmayan bedenler... Şu an abartılı, zorlama bir yakınlığın var bana
karşı...
Beni tarihsiz, kimliksiz ve ruhu olmayan bir beden olarak düşünürken aslında kendini de öyle hissetmeye zorluyorsun...
Benimle, kaybettiğin benliğini yeniden bulmak için sevişmek istediğine inandırıyorsun kendini...
Oysa
şu an beni duymadığın, beni geçiştirdiğin gibi, kendini de duymuyor,
kendini de geçiştiriyorsun... Ve kendine bunu nasıl yapabildiğini
düşünmek bile istemiyorsun şimdi...
Bir yanın yaşımı,
göğüslerimi düşünürken; bir yanın bana sonsuza dek âşık olmayı, ruhumda
erimeyi, bütün bu arayışların ve savrulmaların son bulmasını istiyor...
Aşkı istiyorsun, ama bunun koşulu güzelliğim, gençliğim, diriliğim oluyor yine de... Hep,
ama hep ayırıyorsun ruhumu bedenimden... Ruhumu güzelliğimden,
gençliğimden. Beni imkânsız bir şekilde ikiye bölüyorsun; beni umutsuz
bir şekilde benden kopartıyorsun...
Ruhum üşüyor; üşüyor,
çünkü sen sadece bedenimle ilgileniyorsun... Sana heyecan veren, gözünü
karartan, ruhum, duygularım değil, bedenim... Düşüncelerim değil
güzelliğim... Düşlerim değil gençliğim, çekiciliğim... Beni bedenime,
güzelliğime, gençliğime rakip kılıyorsun...
İkimizin arasına
giriyor bedenim, gençliğim, diriliğim... Seni tanımakta, anlamakta
zorlanıyorum... Beni gerçekten sevip sevmediğini anlamakta
zorlanıyorum... Çünkü güzelliğim seni iki yüzlü bir köle yapıyor... Hazlar ve duygusuz sevişmeler taciri yapıyor... Seni
böyle hoyrat, seni böyle maskeli görmeye dayanamıyorum. Ruhumdan böyle
uzak... Kayboluşunu kanıksamış... Niye böyle susuz ve niye böyle düşkün
olduğunu unutmuş görmeye dayanamıyorum...
Seni şu an, hiç
sevişmeden, gerçek sen olarak görmek için yüzlerce yıl yaşlanmak ve
nasıl oluyorsa, işte öyle çirkinleşmek isterdim... Bedenim, güzelliğim
değil, sadece ruhum, o dinmeyen özlemim, o öksüz acım sana acı versin,
seni duygulandırsın isterdim... Ama olmayacak biliyorum. Olmayacak
ve birazdan sevişeceğiz... Sana karşı koymayacağım; çünkü seni
yitirmekten korkuyorum. Her şeye rağmen korkuyorum... Bunu düşünmenin
seni sonsuza dek yitirmek olduğunu bile bile korkuyorum bundan....
Biliyorum,
sevişmemiz bittikten sonra o yapay nezaketin, o zorlama coşkun yerini
hoyrat bir suskunluğa ve kayıtsızlığa bırakacak... Zaten başından beri
aramızda var olan o derin uçurumun bu defa üstü açılacak... Bu oyunu
hep oynadık biz... Sen, sana verilmesini çok istediğin aşkla
karşılaşmaktan çok korktuğun için; ben, seni yitirmemek için, her şeyi
görmezlikten geldiğim için hep oynadık bu oyunu... Ve her defasında
önümüzde o karanlık uçurum açıldı... Her defasında çok sarsılsam da,
yabancısı değilim bu duygunun, bu uçurumun...
Masken düştü şimdi... Yolunu tamamen kaybettin... Kendinlesin şimdi... Benimse,
senin için bedenim bitti... Bitti güzelliğim, bitti seni benden
uzaklaştıran her şey... Ama biliyor musun bu halini, bu pişmanlığını
seviyorum senin... Çünkü sensin bu... Çıplak, mahcup, yenik ve en
dipte... Bana şimdi nasıl davranacağını bilemiyorsun...
Ansızın,
şu an, içinde bir ateş yansa ve keşke böyle anlarda hiç olmadığın kadar
cesur olsan ve bana neden o çok özlediğin aşkından bu denli korktuğunu
anlatabilsen. Bu korkunun sende nasıl bir inançsızlığa yol açtığını
tanımlayabilsen... Nasılsa çok seversem karşılık göremem, kırılırım;
çok seversem, bu aşka layık olmadığım, bana benden çok güçlü biri
tarafından bir gün mutlaka söylenir, diye sadece fiziksel güzelliğe
tapınmayı, içindeki o sonsuz aşk özlemine rağmen nasıl sürdürebildiğini
bana itiraf edebilsen... O zaman, ben de seni yitirmemek için seninle
her seviştiğimde, seni nasıl yitirdiğimi itiraf ederim... Ve neden
senin şu anki pişmanlığının ve düştüğün boşluğun sebebinin benim o bin
yıllık korkularımdan ve alışkanlıklarımdan kaynaklandığını anlatırım
sana...
Biliyorum, bir an önce giyinip evinden gitmemi
istiyorsun... Bir an önce içindeki dramla, içindeki kırgınlıkla
yapayalnız kalmak istiyorsun.
Birazdan, çekip kapıyı çıkacağım
evinden... Biliyorum, birazdan, ben gidince, işte asıl o zaman beni
gerçekten düşünmeye başlayacaksın... Bütün geceyi... Ve bütün hayatını.
Ruhumu değil, sadece bedenimi ele geçirerek kaybolduğun çölde,
yolunu bulacağını sanırken nasıl da yanıldığını... Ve kimse acı
çekmesin derken ve bu yüzden aşktan kaçarken, ikimizi de nasıl sonsuz
bir yalnızlığa ve sonsuz bir üşümeye terk ettiğini ürpererek
düşüneceksin... Her sevişmemizden sonra, sefaleti bir kez daha
kanıtlanan birlikteliğimizi bütün o sahipsiz yüzleriyle düşüneceksin...
Ve şimdilik, ben seni en çok böyle anların için seveceğim...
Böyle anların için özleyeceğim... Başka tutunacak bir şeyim yok bu
hayatta...
Beni, en çok ben yanında yokken özleyişini özleyeceğim…
Cezmi Ersöz
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, Nisan 16, 2008 - YALNIZLIK
cok yalnızım, mutsuzum göründüğüm gibi değilim aslında karanlıklarda kaybolmuşum bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır aradıkça batıyorum karanlık kuyulara kimse duymuyor çığlıklarımı duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım ümidimi yitirmişim biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim herşeye veda edeceğim
Nilgün Marmara
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Perşembe, Nisan 15, 2008 - Reklamlar (:

mail: sokakedebiyati@yahoo.com
mail: unthatow@gmail.com
mail: sedebiyati_2004@yahoo.com
adres: konak / izmir
fax: yakında..
not: detayli mektup adresi ve telefon için mail atin,
yazilarinizi kagi t üzerindede gönderebilirsiniz, yada
ürünlerinizi/fanzin/demo vs...
kuruluş: 16/06/2000

http://sokakedebiyati.net
Sokak edebiyati, 2000 yilinin ortalarinda, tek kisilik bir proje olarak
baslayan ve zaman icinde bir çok kisinin destekledigi ve bir cok yan
ürün, altproje ile genisleyip büyüyen ve 2008 yilinda, 8. yilini
tamamlayacak olan, bir altkültürel sanat kolektifidir…
altkültürel ögelerin, her türevini icinde barindirir, özünde
birbirinden hiçte farkli olmayan veya ayni kökenden çikan ama olusum
sürecleri sonrasinda birbirinden farkli yasam tarzlarina ayrilan veya
kapitalizm’in tüketim unsuru haline getirip yozlastirdigi,
anti-oteriter, anti-militarist her türlü sanatsal underground akimi
destekler, ve bu tür sanatsal ürünlerin yayinlanmasi, paylasilmasi için
çalisir…
sokak edebiyati, sistem karsitidir, ancak kesinlikle bir devrimden yana
degildir, devrim yerine isyani, bireysel ve sanatsal disavurumlari
tesvik eder.
Sokak edebiyati, üzerinde tepinen üst kültürlerle çatisma halinde
olmaktansa, onlara temas etmeden, kendi halinde yasar, ve bir yasama,
yayinlanma, paylasma alani olusturmaktan öteye gecmez. Kisaca ayni ruhu
tasiyan, dünyaya baktiklari pencereleri ve sanatsal üretimleri
birbirinden pekte farkli olmayan insanlara, yasama ve yayinlanma alani
sunmaya çalisir.
İcerisinde, altkültürel sanatsal ak,,mlara dair her türlü ögeyi
barindirir, ve bunlarin daha kolay yayinlanmasi veya sergilenmesi için,
İzmir’de bir kolektif bagimsiz sirket kurup, bu bagimsiz sirketle
beraber, bir infoshop türevi kafe acma ve bir yayinevi olusturmaya
calismaktadir. Bu baigimsiz sirket, 70’lerde punk altkültürü içinde
olusan bagimsiz plak sirketlerinin modelini kullanacaktir. Ve tabiyki
imkanlar ölcüsünde, ileride yazinsal yayinlarin disinda müziksel
çalismalar ve görsel sanatlarinda yayinlanmasina çalisacaktir. Ayrica
Türkçe disindaki kaynaklari da Türkçeye çevirip, Türkiye'de yasayan
insanlarla paylasmak, hedefleri içinde yer alir. Ve tüm bunlari
kapsayan bir aylik derginin çalismalari 4 aydir sürmekte, dergi için
gereken çogu unsur ve zemin hazirlanmis bulunmaktadir, sonrasinda
kitaplar, albümler yayinlamaya, kisa veya uzun metraj filmler çekmeye,
resim, fotograf sergileri, düzenlemeye çalisacaktir.
Ayrica, İzmir'de bir infoshop türevi ev/kafe açarak, dünyaya bakis
açilari en azindan “anti-otoriterlik" noktas,,inda ortak paydada
bulusan insanlara daha rahat iletisim kurabilecekleri, bilgi
alisverisinde bulunabilecekleri bir ortamda bir araya gelebilmelerini
sa,,lamaya çalismaktadir.
altkültürel sanat kolektifi olarak tanimlayabilecegimiz sokak edebiyati
olusumuna, bizimle ayni havayi soluyup, ayni heyecani yasadiginiza
inaniyorsaniz, destek olabilirsiniz. Kapimiz herkese açiktir.
Sokak edebiyati projesinin, adindaki “edebiyat” kelimesi, kelimenin
karsiladigi gerçek anlamdan ziyade, aslinda sokagin dili, kültürü ve
yasam tarzini ifade eder.
Sokak edebiyati, anti-oteriter, anti-militarist, anti-kapitalist ve
anti-seksist bir olusumdur. kesinlikle ticari degildir. öncelikli
amaci; yukarida saydigimiz tüm faaliyetlerin sürdürülmesi için,
üretilen sanatsal ürünlerin yayinlanmasi için gereken maddi miktarin
geri dönüsümünü saglamaya, örnegin bir derginin bir sonraki sayisinin
basimi ve dagitimi için gereken maddi miktarin önceki sayidan geri
dönüsünü saglamak, ve bu isin sürdürülebilir kilinmasina çalismaktir…
zaten, bugüne kadar, yayinladigi yaklasik 40 kadar fanzinle, sürekli
cepten yiyerek bugünlere kadar gelmistir….
• sokak edebiyati var olan her türlü siyasal ideolojiyi yadsir,
hatta nefret duyar ve hiçbir parti/kurum veya hiyerar,,ik yapilanmanin
yaninda yer almaz…
• sokak edebiyatinin bünyesindeki insanlar, her ne kadar toplum
disi olarak görülse de, aslinda toplumdigi degillerdir, toplum onlarin
disindadir zaten!
• Sokak edebiyati, geçmisteki beat kusagi ile karistirilmamalidir,
ufak benzerlikler olsa da, kesinlikle ve kesinlikle beat kusagi ile
ayni yolda yürümemektedir.
• Sokak edebiyati, devrime, degisime ve güzel bir gelecege
inanmaz, bunlarin hazirligi içerisinde degildir, umut vaat etmez, her
seyin boktan oldugunu ve daha da boka batacagini bildigi bir dünyada,
“gercek” olanla ilgilidir ve sadece “isyan” barindirir
• Sokak edebiyati bir topluluk degildir, toplum olmayi yadsir,
bireysellikten ve bireyden yanadir, bu nedenle, sokak edebiyatina
destek olan her bir birey, bir digeri ile çatisabilir, birbiri ile
çeliskili olabilecek iki ayri yazida ayni yayin içinde yer alabilir;
farkli olmanin güzelligini bilmekte; farkliliklari tek bir potada
sindirmektense, tüm farkliliklarn birbirlerini sindirme çabasi içinde
olmadan birarada yasayabilecesini savunur. Bu nedenle, kendi icimizde
sürekli bir tartismakta ve aradabir fikirsel olarak ayri düsmekteyiz,
ama, zaten her birimiz aslinda yalniz, yapayalniz oldugumuzun
bilincindeyiz… sokak edebiyati, bu yalnizlar, dislanmislar, deliler
ordusunun bir timarhanesi olmaktan öteye gecmez! Ve tedavi etmek
yerine, delilik ve normaldisilik dozajini arttirmaya çalisir sadece….
Sokak edebiyat,, editörleri adina
girdap..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazar, Nisil 20, 2008 - 'Bu gece sende kalabilir miyim? ...'
Lokalden henüz
çıkmış, sokağın köşesindeki küçük büfeden sigara ve bira alıyordum. Eve
mi dönecektim? Aslında hiçbir yere gitmek istemiyordum. Eskiden nedense
hep benim gibi insanların gittiği yerlerden incinmiş, yaralanmış
dönerdim evime. Evim yaralarımı sardığım yerdi. Şimdiyse evim her gün
biraz daha yabancılaşıyor bana. Evimde yaralarım iyileşmiyor artık... Beni evine götür ne olur, çok üşüyorum...
Dönüp baktım; genç, zenci bir kadın vardı yanımda. Soğuktan titreyen
kalın alt dudağını dişleriyle eziyordu. Bütün bedeniyle üşüyordu. Bütün
tarihiyle. Sanki bir tek gözleri üşümüyordu. Hesap soran, insanın ta
içine saplanan, bütün yalanlara doymuş olan gözlerden kimse
kaçamazdı... Omuzunda çuval bezinden yapılmış büyükçe bir çanta
vardı... Eski moda çizmeleri çamurlanmıştı. Üzerinde tek göz alıcı ve
en yeni şey boynundaki gökkuşağı rengindeki fularıydı...
Gözlerinden kendimi zor alıp:
'Daha önce hiç tanıştık mı, kim olduğumu biliyor musunuz? ' diye sordum...
Simsiyah yüzünde sıcacık bir gülümseme dolaştı. Gözlerindeki keskin
hüzün bir an yumuşadı. Dişleri titreyen alt dudağını serbest bıraktı:
'Hayır tanımıyorum sizi, hiçbir yerde de tanışmadık...'
Sesinde sanki bir alay gizliydi. Anlamıştım tanıdığını. 'Peki, neden ben? Neden benim evimde kalmak istiyorsunuz? '
Durdu, o yalana doymuş gözleriyle içime bir kez daha baktı. Omuzundaki çantayı hafifçe düzeltti ve vurgulayarak:
'Çünkü sen diğerlerine göre bana daha az zarar verirsin...'
Üşüme sırası bendeydi. 'Daha az zarar öyle mi? '
Sanki şu bugüne dek hayatıma giren bütün kadınları simgeliyordu bu
siyah derili kadın. Sanki onlar adına konuşuyordu. Daha az zarar
verirsin, derken, onlar adına çok eski ve belki de hiç ödenmeyecek bir
sitemi dile getiriyordu. Onlar adına üşüyordu, üşütüyordu. Seni
tanımıyorum derken, hayatıma giren bütün kadınlardan sakladığım o
karanlık, o gizli yanıma dokunmak istiyordu... Onu yargılıyordu...
Sevdiğim, hayatıma giren kadınların neredeyse hiçbiri egemen, burjuva
sınıfından değildi. Hiçbiri güçlü, korunaklı, varlıklı olmak
istememişti. Hiçbiri bu hayatta iyi ve güçlü bir yer edinmek derdinde
değildi. Sevmekti asıl hırsları, asıl dertleri. Sevmekte kaybolmak
isterlerdi. Sevildiklerini hissettiklerinde onlar için zaman hep sonsuz
şimdiki an'dı... Ruhları ve bedenleri zenciydi... Uyumsuzdular ve
derilerini koruyan hiçbir kalkan, hiçbir yapay deri yoktu.
Belki de hepimiz zenci doğuyorduk, kimimiz uyum sağlıyor, güçleniyor,
kazanıyor, kazandıkça siyah derisinin üzeri beyaz, parlak, güvenli bir
deriyle örtülüyordu...
Ailesi hakkında hiç bir şey
öğrenemedim. Söylemiyordu. Ailesiyle olan bütün bağlarını koparmıştı.
'Merak et, ' diyordu sadece. 'Merak et.' İstanbul'da doğmuştu. Okuduğu
üniversiteyi yarım bırakmıştı. Geçinmek için çalışmak zorunda kalmıştı
hep. Geçinmek... Bütün tutkularını, arzularını, düşlerini gölgelemişti,
bastırmıştı. Geçinmek. Ev kirası ödeyebilmek, karnını doyurmak,
ayakkabı almak, mavi kart çıkartabilmek... Geçinmek! .. Bu kelime,
kronik bir hastalık; acımasız bir kabus gibi yıllarca başka bir şey
düşünmesine izin vermemişti...
Apartmanın merdivenlerini
çıkarken adımlarına, ayaklarına baktım göz ucuyla. Öyle yavaş,
neredeyse ürkek denilebilecek bir şekilde çıkıyordu ki merdivenleri,
uzun süre hep yabancı evlerde konakladığı hemen belli oluyordu... Onu
sokaklardan kurtarıp, bir gece de olsa misafir eden birine minnetini
ödemeye önce merdivenleri olabilecek en sessiz adımlarla çıkarak
ödüyordu sanki... Evime girdik. Salona, odalara tedirgin
bakışlarla baktı; 'Evde kimse yok, doğru söyledin değil mi? ' diye
sordu... Emin olunca salonun duvarındaki fotoğraflara bakmaya başladı.
İçi pembe, dışı siyah ve soğuktan şişmiş olan ellerini, bir yere
çarparlar, bir şey düşüp kırılır endişesiyle arkadan birbirine
kenetlemişti.
Mutfağa gidip, bira şişelerini açtım ve
tabaklara kuruyemiş doldurdum. Bunları salondaki sehpaya bıraktım sonra
da teybe bir kaset koydum... Bütün bunlar benim için çok sıradan
şeylerdi. Evimin olması, evimde rahatça içki içebilmem, müzik
dinleyebilmem, misafir ağırlamam... O ise beni şefkat dolu hayranlıkla,
gizemli bir merakla izliyordu...
Bir ara; 'İnsanın kapısını açıp girebildiği bir evi olması nasıl bir şey? ' diye sordu...
Ne diyeceğimi bilememiştim o an... Evsiz kaldığım günleri, arkadaş
evlerinde gecelediğim geceleri, otel odalarını çoktan unutmuştum,
öylesine sıkıntılı, çekilmez günlerdi ki, aslında unutmak istemiştim...
O ise yıllardır hep başkalarının evinde kalıyor, kendine bir ev tutamıyordu. Çünkü sürekli bir işi olamıyordu hiçbir zaman.
Çok kısa sürelerde yayınevlerinde, pazarlama şirketlerinde çalışmıştı.
Onun deyişiyle, bu kadar beyaz işsiz genç varken, bir siyaha, bir
zenciye bu şehirde kim sürekli iş verirdi... İçine girilmeyecek evlerin
kiraları elli milyondan başlıyordu. Depozit, iki, üç aylık peşin para
istemeleri de cabası... Üstelik hiç eşyası da yoktu. Bütün her şeyi,
dahası evi sırtında taşıdığı o çuval bezinden çantasının içindeydi...
Bütün gün gazete ilanlarında iş arıyor, akşam olunca da umutlarını bir
sonraki güne erteleyip kafelerde, barlarda, köşebaşlarında kendisine
'az zararı' dokunabilecek birini bulmaya ve onun evine o gecelik davet
ettirmeye çalışıyordu...
İçinde boğulmuş ıstırapların kanı,
içinde sahici acıların kıvılcımları olan gözleri insanın ruhunu ne
kadar didik didik edip okumaya çalışsa da sonuçta o da yanılıyordu...
'Az zararı' dokunur diye kendisini davet ettirdiği ya da çağrıldığı
erkeklerin evlerindeki kadınların çoğunlukla kendilerine ait bir evleri
olmuyordu, sandığından daha büyük, daha derin zararları oluyordu ona...
Tahmin ettiğim gibi 'az zararı' dokunmak sözü onun dilinde gizli bir
alayla çıkıyordu...
Böyle insanlar derisinin rengi yüzünden
onu ruhu olan bir insan olarak görmüyorlardı: Yarı hayvandı, ya da
ruhsuz bir cinsel objeydi onların gözünde... Bir kere hemen hepsi
onunla zorla da olsa yatmak istiyorlardı... O da içini acıtsa da,
bedeni buz kesse de bu tekliflere çok da direnmiyordu zaten. Sokaklarda
tecavüz edilirken öldürülmekle kıyasladığında bunu artık daha
katlanılır bulmaya başlamıştı... Sevişmeyi çaresiz kabul ettiğini
anladıkları anda kimi erkeklerin inanılması güç, akıldışı,
iyilikleriyle, jestleriyle karşılaşıyordu... Ama çoğu boşaldıktan,
işini bitirdikten sonra birdenbire garip bir acımasızlığa, gaddarlığa
bürünüyordu... Aynı insanda bu iki zıt duygunun nasıl olup bir arada
bulunduğuna her defasında ürpererek şaşırıyordu... Bazıları onu ruhu
olan, iğrenme duygusu olan bir insan olarak görmediği için tuvalete
kapısını örtmeden giriyor, bazısı yakın bir erkek arkadaşını; 'Şu an
evimde zenci bir kız var, istersen gel, hep söyler dururdun, bir de sen
dene, ' diye telefonla evine çağırıyordu...
Çoğu kez uğradığı
aşağılanmalar o çok derin olan tahammül sınırını bile aştığında,
sırtında taşıdığı evi olan çantasını alıp o evi terk etmek istediğinde
derisi siyah olan birinin kanayan gururundan kendisine hakaret payı
çıkartan kimileri tarafından kıyasıya dövülüyordu...
Derisi
siyah olduğu için evine gittiği, yatağına girdiği erkekler içlerinde
taşıdıkları hastalıklı, iğrenç, zayıf, sapkın, ahlakdışı, sakat
saydıkları ve taşımaktan korktukları bütün duygularını, her
eğilimlerini ona yansıtıyor, onda görüyor bu yüzden kişiliğini ve
gururunu biraz olsun korumak için yaptığı davranış bu insanlarda
akıldışı bir vahşete, inanılması güç bir gaddarlığa neden oluyordu...
Bunları uzun zamandır kimseyle paylaşmamıştı. Beni biraz olsun tanıdığı
için adeta zincirlerinden boşanmışcasına, bir duygu patlaması halinde,
hatta zaman zaman benim varlığımı bile unuturcasına anlatıyordu...
Bazen kendisine benim yerime soru soruyor, benim yerime kendi
yanıtlıyordu...
Yaşadığı eziyetler onu bu dünyadan
kopartıyordu. Kendisine, içindeki o çok gizli yuvasına gizleniyordu...
Artık bencilleştiğinden ya da kendine kilitlenmiş olduğundan değil,
acıların durmaksızın üzerine yağmasından bazen her şey onda başlıyor
yine onda bitiyordu... Böylesi anlarda yanındakini bir an unutup
kendisiyle konuşması bu yüzdendi...
O kendisiyle
gözyaşlarıyla konuşurken bir ara kalkıp yatağını hazırlamaya başladım,
ayrı yatak hazırladığımı görünce çok şaşırmıştı, o insanın içini acıtan
kocaman gözleriyle beni bir süre izledikten sonra; 'Birlikte yatmayacak
mıyız, içime girmeyecek misin? ' diye merak, öfke ve düş kırıklığıyla
harmanlanmış, kırık bir ses tonuyla sordu...
Evet, bana bütün
yaşadıklarını, acılarını, uğradığı aşağılanmaları geçirebiliyordu bu
an. Başarmak istediği buysa başarıyordu işte... Bütün sevdiğim
kadınlardan gizlediğim ve garip bir korkuyla savunduğum karanlık yanıma
dokunabiliyor, onun kapısını öfkeyle zorluyordu... Vahşetim,
çaresizliğim, köleliğim ismimin arkasına sakladığım ve görülmesinden
korktuğum, utandığım bütün duygularım, bütün korkularım, bütün
saplantılarım o gizli yerdeydi işte... Ve o bunu çok iyi biliyordu.
Beni bu hayatta, şu birkaç saat önce tanıdığım kimsesiz, işsiz, evsiz,
bu itilmiş siyah derili kadın kadar gerçekten tanımak isteyen kimse
çıkmamıştı karşıma...
O bugüne dek sevip bağlandığım ve hep
'az zarar' verdiğini düşündüğüm ve bununla kendimi avuttuğum bütün
kadınların ortak ruhu, ruhlarının toplamıydı sanki...
Kendisini kaybetmişcesine ve yıllar öncesinden, bütün geçmişimi bilircesine bakıyordu bana...
Birden fermuarını çözdü, pantolonunu aşağıya indirdi. Sonra da külodunu
çıkarttı. Beni nasıl aşağılayacağını biliyordu, ama öfkesini kontrol
edemiyordu da: 'Hadi gel, gir içime, hadi hakkındır, beni evine aldın
ya, beni o soğuk sokaklardan kurtarıp getirdin ya buraya, gir içime
hadi...' diye bağırmaya başladı... Karanlık yerimin bu denli zorlanması
öfkeden deliye döndürmüştü beni. Ona tam, 'Yeter artık, yeter, bitir bu
oyunu, ' diye bağırırken, cinsel organının çevresinde, kasıklarında,
karnının altında derin sigara yanıklarını fark ettim... İşte o an da
öfkem gülünç geldi bana, gülünç ve acınası... O ise adeta acıyla
kıvranarak ve soluk soluğa, kendiyle konuşmaya devam ediyordu. 'Gir
içime, ama sigara söndürme oramda, duyarlı yazarsın ya sen de içime
gir, hadi...' Yıllardır biriktirdikleri dökülüyordu ağzından.
Yavaşça koluna girdim. Yatağına kadar götürdüm. Hatırladığı her şey onu
bitkin düşürmüştü. Pijamasını giydirdim. Üzerini örttüm, gözyaşlarını
sildim... 'Hadi içime gir, içime girmiyorsan, gömleklerini ütülerim,
bulaşıklarını yıkarım istersen, ' diyen dudaklarını susturdum. Yüzünü
hiçbir zaman unutmamak için ona bütün benliğimle, ruhumla baktım.
Sevdiğim kadınlara verdiğim bütün o 'az zarar'lar onun yüzünde kaskatı,
tesellisi imkânsız bir acıya, acının gerçek, sahici imgesine
dönüşmüştü. Eğildim ve o acıyı öptüm, dudaklarım parçalansın, bu acı
beni ne yapacaksa yapsın ve ben artık böyle kalmalıyım, diye öptüm...
Odama çekildim sonra. Ben de onun kadar bitkin düşmüştüm. Sıkıntılı bir uykuya daldım.
Sabah uyandığımda ilk fark ettiğim yanımdaki yastığın üzerindeki en
yeni ve en gözalıcı şeyi olan fularıydı... Yastığa boylu boyunca
uzatmıştı gökkuşağı rengindeki fularını. Yanımda küçük bir de not
vardı: 'Her şey için sağ ol. Giderken uyandırmaya kıyamadım. Seni daha
fazla rahatsız etmek istemiyorum. Hem yazarların herkesten daha çok
yalnızlığa ihtiyacı vardır. Senden ricam, biraz daha umutlu, iyimser
şeyler yaz. Benim gibi insanların buna çok ihtiyacı var.
Cezmi Ersöz
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|
|
|